İkinci Dünya Savaşı sonrasında galip gelenlerden Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere öncülüğünde Birleşmiş Milletler kurumu aracılığıyla yeni dünya düzeni olarak tabir edilen günümüzün uluslararası ilişkiler sistemi kurulmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinde çok önemli rol oynayan ve savaştan galip çıkan bir diğer devlet Rusya’ydı. İngiltere ve Amerika’nın yardımı olmadan Rusya’nın Almanya’yı yenmesi mümkün değildi. Aynı şekilde Almanya eğer Rusya yerine direkt İngiltere ile savaşsaydı büyük ihtimalle kazanırdı. Kısacası, Amerika ve İngiltere ile Rusya birbirlerine yardım ederek kendilerini kurtarmışlar ve galip gelmişlerdir. Savaş öncesinde birbirleri ile sorunları olan iki cephe, savaş sonrasında da pek çok konuda anlaşmazlığa düştüler ve soğuk savaş dönemi başladı. İki kutuplu dünya olarak tasvir edilen bu dönemde Sovyetler Birliği sosyalist cephenin öncülüğünü yaptı. Amerika ve İngiltere ise kapitalist cephenin lideriydi.
Sovyetler Birliği’nin resmi olarak 26 Aralık 1991 tarihinde yıkılmasından sonra dünyanın liderliği Amerika’ya geçti. Avrupa Birliği’nde her ne kadar büyük bir yıkım yaşamış olsa da hızla kalkınan Almanya İngiltere’ye göre daha dominant olmaya başladı. İngiltere artık dünya üzerinde sahip olduğu gücü ve söz hakkını yavaş yavaş Amerika’ya devrediyordu. Almanya ise Avrupa Birliği’nin süper ekonomi gücü haline geliyordu.
2000’li yılların başından itibaren Çin’in öngörülemez yükselişi büyük bir ivme kazanacak ve 2010’lu yıllardan itibaren Amerika tarafından tehdit olarak algılanmaya başlanacaktı. 2019 yılından dünya çapında yaşanan covid salgını hakkında hala pek çok komplo teorisi tartışılmaktadır. 20 Ocak 2017 tarihinde ilk kez başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump Amerika için ve elbette dünyanın diğer ülkeleri için de öncekilerden farklı bir liderdi. Alışılagelmiş devlet ciddiyeti yoktu, pervasız hareketleri vardı, devlet liderleri ile yaptığı görüşmelerde dağınık bir dil kullanıyordu, devlet ciddiyetinden uzak görülüyordu. Amerika Birleşik Devleti’nin bilinen politikalarına bile aykırıydı. Amerika derin devletine karşı bir lider olarak görülmeye ve Amerika’nın klasik nizamını değiştirmek istediği bile konuşulmaya başlanmıştı. Olaylı bir biçimde başkanlık koltuğundan ayrılan Trump kendisinden sonra gelen Biden’in çok yaşlı görünmesi, yaptığı gaflar ve zayıf hareketleri yüzünden yeniden başkanlık için şans yakalamıştı ve 20 Ocak 2025 tarihinde bu kez öncekinden daha güçlü olarak tekrar başkanlık koltuğuna oturdu.
Trump’ın başkanlık koltuğuna oturduğu tarihten bugüne tam bir yıl geçti ve dünya tamamen bilinmezlikler içinde yüzmektedir. Günümüzde en çok konuşulan konu yeni bir dünya düzenidir. Pek çok yorumcuya göre ikinci dünya savaşı sonrasında kurulan düzen artık bitmiştir, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler kurumu çökmüştür. Güçlünün istediği gibi davranabildiği ve halkı olduğu yeni bir düzen kurulmaktadır. Amerika’dan gücünü alan ve Gazze’de insanlık dışı bir yıkım gerçekleştiren İsrail’in yaptıkları, Amerika’nın Venezüella liderini konutundan askeri güç kullanarak kaçırması eski sistemin çöktüğünün en net ispatları olarak görülmektedir.
Trump her ne kadar davranışsal olarak garip görülse de yaptığı uygulamalar Amerika Devleti için tutarlılık göstermektedir. Eğer Amerika Çin’i birinci ve mutlaka engellenmesi gereken bir tehdit olarak görüyorsa bu şekilde davranması anlaşılır olabilir çünkü eğer Venezüella operasyonunu yapmasaydı, Çin bu ülke üzerinden ABD’yi çevrelemeye devam edecekti. Hala süren Rusya – Ukrayna çatışmasında Rusya’nın tarafını tutması da aynı politikanın bir devamı olarak görülebilir. Genel kanının aksine Rusya ile Çin çok yakın ve dost ülkeler değillerdir. Birbirlerine komşu olan iki dev ülke birbirlerini tehdit olarak görürler. Rusya ancak karşısında ABD’nin önderliğinde büyük bir Batı bloğu görürse mecburen Çin ile yakınlaşacaktır. ABD eğer Rusya ile iyi anlaşırsa ve tehdit algısını düşürürse Çin ile yakınlaşmasını engelleyebilir ve hatta bunun için Rusya’ya neden Avrupa’nın bir kısmını, bazı devletlerini bile vermesin?
Bir diğer önemli çatışma bölgesi İran, Çin’in kuşatılması için en önemli stratejik bölgedir. Kuvvetli bir İran Çin’i güçlendirir, istikrarsız ve hatta kendi içinde bölünmüş ve daha da ötesi ABD’ye bağlı bir İran Çin’i çok zayıflatacaktır.
Sonuç olarak, günümüzde yaşanan bütün çalkantılar ABD ile Çin arasında yaşanan mücadelenin sonucudur. ABD, kendi kıtasında Çin’in kendisini çevrelemesini önlemeye çalışırken, Çin’e komşu olan Rusya’yı yanına çekmeye uğraşmaktadır. İsrail ile İran’ı etkisizleştirmek ve Türkiye üzerinden Ortadoğu’da yeni bir düzen kurmak istemektedir.